Exhibition:
colony
Abud Efendi Mansion
23.12.2017 – 03.02.2018
Curated by Aylime Aslı Demir, Derya Bayraktaroğlu & Kevser Güler
The series Cruising departs from the fact that the Abud Efendi Mansion has been up for rent since 2014. The collages included in the series bring together details from real estate photographs of apartments up for rent at Ülker Street and Pürtelaş Street, both places where LGBTI+ resistance took place during the 1990s. These photographs depicting empty houses, whose previous tenants remain unknown to us, markedly signify the forced exile that took place here during the 1990s. Cruising, which as a word means to be in motion, reaching from one spot to another, invites us to reflect on the history of LGBTI+ activism in Turkey. This term, which is a part of queer methodology, also hints at how the Abud Efendi Mansion has remained the same since the 1800s, a fixed gaze cruising the city of Istanbul as it keeps changing constantly, year after year.*
*Furkan Öztekin, “Opening Boxes/Terminals”, Re: [AAP_2020], Edited by: İz Öztat and Merve Ünsal (İstanbul: Arter Publications, 2021)
Furkan Öztekin, Cruising, Paper & Textile Collage, 17 x 25 cm, 2017


“2017 tarihli “Seyir” adını verdiği diziye döndüğümde bu “sefer” küçüklük yerine başka ölçütlerin, mekânın terk edilmişliğinin, yalnızlığının, harap olmuşluğunun, dağılmışlığının tuhaf bir coşkuyla devreye girdiğini rahatlıkla söylerdim, tuhaf coşkunun altını bilhassa çizerdim. Sanki bir kez daha kendisine, yaptığına benzer bir şeye denk gelmişçesine … 17 x 25 cm’lik kâğıt kolajlardan oluşan müdahaleleri için, Öztekin’in mekânla karşılaşır karşılaşmaz yaşadığı sevinci hayal edebilirdim: “Biçilmiş kaftan” derdi. “Biçilmiş kaftan” sözü işlerinde kullandığı emlakçı fotoğraflarına sızmış, kaftanları veya kenarları büzülmüş “atlas yorgan” parçalarını hatırlatan –bir söyleşisinden annesinin masa örtüsü olduğunu öğrendiğim– reflektör dokuya tıpatıp uyardı. Yakışırdı.
“Seyir” dizisindeki resimleri izah etmek için mimariye ait bir öğeyi “tasarım”ı yardıma çağırırdım. Sanat, yaratı ve oyun, oyuncak meselelerini aklımda tutardım. Hızla Tekirdağ’daki çocuğa dönerdim; atölyenin/odanın yanı sıra oyuncaklarının/malzemelerinin sınırlarıyla, gösterdikleriyle yetinmeyen, o sınırları zorlayan, onlara başka roller yükleyen, onları başka vaziyetlerde hayal eden, kâğıt ile, makas ile onları kurcalayan çocuk Furkan’ın varlığına ikna olurdum, eğer öyle bir çocuk hiç olmamış ise de inat eder tasarlardım; eseri, niyetlerinin ötesine taşıyan yorumcunun, bakışın küstahlığına kapılırdım. (Seyir sözcüğünün içerdiği hareketi öyle bir çırpıda geçmezdim; “hareket”in Öztekin’in hemen bütün işlerine sirayet ettiğini, malzemenin zamandan korkmadığını, tersine, kendilerini zamanın –yıpratıcı onarıcı ayrımı yapmadan– etkilerine açtıklarını, her fırsatta kıvrıldıklarını, kıpırdadıklarını, düşeyazdıklarını, gölgeler oluşturup derinlik yarattıklarını iddia ederdim.)
“Seyir”deki üst üste binmiş, yan yana getirilmiş, hemen her biri neredeyse belirgin bir şiddete maruz kalmış, deforme olmuş nesnelerin, sandalyelerin, avizelerin, pencerelerin, pencere pervazlarının, gölgelerin, tozun, hasılı siyah beyaz fotoğrafların, emlak parçalarının Öztekin tarafından (son zamanlarda epeyce rağbet gören bir tabirle) temellük edildiğini ve onun elinde başka bir hayata, forma, manaya kavuştuklarını, belki de daha da ileriye giderek, tanınamaz hâle getirildiklerini, dönüştüklerini söylerdim (Dönüşümün dünyanın en eski ve belki de tek meselesi olduğunu, Kafka’nın Başkalaşım hikâyesinin binlerce yıllık dini bir anlatıya dayandığını okura hatırlatırdım, yanı sıra Ovideus’un Metaformoz’undan, bir gecede erkekten kadına dönüşen Virginia Woolf’un Orlando’sundan da söz ederdim).
“Seyir”de önerilen biçimler, nesneler, bir araya gelişler, hatta onları sanatçıya sürükleyen şiddet dolu hikâyeler, Öztekin’in ellerinde keskin köşeli ve elemli rollerinden mi kurtuluyorlar? Neden bu kadar sessizler, neden kendilerini başımıza kakmıyorlar? Yoksa kalıplardan, temsillerden ibaret bir dünyayı ters köşeye mi yatırıyorlar? Hiç olmadık bir şeye, yaldızlı örtülere, parıltılı ve pejmürde parçalara ne diye teslim oluyorlar? Doyurucu yanıtlar alamayacağımı bile bile kafamı bu sorularla meşgul ederdim. Bakışın, dikizlemenin, izleyiciliğin, okurluğun, hasılı gözün amacı da muhtemelen böyle bir şey, derdim, doyurucu yanıtlar almak değil, tam tersine doyumu amaçlayan yanılsamaları kırmak, giderilmemiş bir açlıkla kala kalmak, kurgular sonucu oluşmuş eseri bir kez daha kurgulamak, onu spekülasyonlara kurban etmek: oyuna her “dahil” olma girişimimizde aslında “hariç”inde kaldığımız duygusuyla cebelleşmek.”
📌 Niyazi Zorlu, Göçmüş Bir Sergi İçin Yazı: Furkan Öztekin ve Kâğıt-Makas Oyunu, Sanat Kritik, 07.07.2021






1st & 2nd Photo Credit: Coşkun Aşar (colony, Abud Efendi Mansion, 2017)